26 Şubat 2000 Cumartesi - Aksiyon Dergisi
Enine boyuna düşünüp tartmadan kabullendiğimiz "müteârife"
ler, zaman zaman düşüncenin verimliliğini kısırlaştıran tuzaklara dönüşebiliyor: "Eğitim"in kime, ne zararı vardır?
En
büyük düşmanımız cehâlet ise cehâletin ilâcı eğitim değil midir?
Eğitime verdiğimiz anlamın birden çok cinsiyeti var: insanı edeb ve
terbiye sahibi kılmak, genel kültür kazandırmak, mesleki bilgiler vermek
veya hepsi birden: Bir insan inşâ etmek, şahsiyeti yoğurmak. Hangisi
doğru; bu ihtimallerden biri veya cümlesi vârid ise, kim, kimi hangi
istikamette ve nasıl bir müfredat ile eğitecektir?
Eğitime baş
lama çağı klasik usûlde beş yaş idi, şimdi yediye yükseldi. Yedi yaşındaki bir çocuğu şöyle veya böyle eğitmek, nereden
bakılsa
o çocuğun geleceğine, karakterine ve temel tercihlerine müdahale anlamı
taşıyor; bu durumda "eğitme hakkı" ile "eğitim görme hakkı" gibi
birbirinden çok farklı iki kavramla karşılaşıyoruz.
İlk eğitim
müessesesi
aile; çocuğumuza
birşeyler öğretirken onun adına karar veriyor ve onu kendi iyilerimiz
istikametinde biçimlendirmeye gayret ediyoruz: Buna hakkımız var mı?
İkinci eğitim müessesesi devlet; temel eğitim mecburi.
Yedi yaşındaki
çocuğumuzu devletin okullarına ve müfredâtına teslim ettiğimizde de
zımnen devletin belirleyiciliğini kabullenmiş oluyoruz. Devletin, küçük
yurttaşlarını eğitme hakkının da tartışmaya açık tarafları var:
Egemenlik hakkı, devletin tebaasını öngördüğü biçimde
kalıplamasına kadar uzanabilir mi?
Meselenin "
din
eğitim" boyutu, daha çok problemli. Din eğitimi kavramı aldatıcı çünkü
mevcut dinler hakkındaki mukayeseli bir altyapı bilgisini ihtiva etmek
yerine, pratikte belirli bir dinin esasları hakkında eğitim vermek
maksadına yöneliyor.
İşte can yakıcı sual: Evladımıza din eğitimi
verirken onun "din"ini de tayin ediyoruz. Bir dinin tercihi kağıt
üstünde elbette hür vicdan gerektirir. Hür vicdan ve akıl olgunluğu,
genellikle onsekiz yaş civarında teşekkül ettiğine göre çocuklarımıza
daha erken yaşta din eğitimi verirken onun adına belirleyici olmuyor
muyuz ve onun adına böyle bir tercihte bulunma hakkımız var mı?
"Bu kadar liberallik de fazla" diye öfkelenebilirsiniz; anları
m ama birlikte düşünmeye çalışalım: Mâlumdur ki İslâm itikadına göre her çocuk mâsum ve İslâm fı
tratı
üzre doğar, bilahere ebeveyninin dinini benimser.
Bu kabule göre
Müslüman anababadan doğanlar da mâsum ve İslâm fıtratı üzre doğdukları
için onlar da ebeveyninin dinini benimsemekle tercih haklarını kullanmış
olmazlar; dolayısı ile Müslüman ebeveynden doğan bir çocuğun veya
gencin, büluğ çağında "din"ini seçmesi gerekir.
Bu akıl yürütme
biçiminin çok yadırgatıcı olduğunu farkediyorum fakat sırf ebeveyni
tercih ettiği için, hayatının hiçbir ânında hangi dini kabul edeceğini
kendi nefsinde sorgulamayan ve daha vahimi ömür boyunca böyle bir
tercihi kendisi için problem haline getirmeyen kimse, aslında
"atalarının dini"ni benimsemiş değil midir?
İslâm tarihinden
hatırlayacaksınız; Efendimiz, Mekkelileri İslâm'a davet ettiğinde, onun
ahlâkı, edebi ve hatta tebliği hakkında hiçbir itirazı olmayan
Mekkeliler, O'na, "atalarımızın dinini nasıl terkederiz?" mantığı ile
itiraz etmişlerdir.
Ataların dini?
"Ataların dini" argümanı
hiç de hafife alınmamalıdır çünkü "Ataların dini", çocuğun henüz akli ve
vicdani melekelerini kullanamadığı bir
çağda,
ona, ebeveyni ve çevresi tarafından dünyanın en tabii şeyiymiş gibi
telkin olunmuştur; siz buna "eğitim" de diyebilirsiniz. İşte "eğitme
hakkı"nın nasıl bir hak olduğu yolundaki itirazım bu sebebe dayanıyor.
Yanlış hareket ediyorsam vebâli boynuma ama konu açılınca nazımın geçtiği gençlere bu paradoksu
bulaştırarak
şöyle yapmalarını hatırlatıyorum: "Evet, bizim dinimiz İslâm'dır; bu
dinin "Hak" din olduğunu çocukken aldığımız telkin ve terbiye ile
biliyoruz ama bu kemâle ulaşmış şuurumuzun irâdî tercihi değildir.
Halbuki insan, dinini hür irâde ve akıl ile seçmeli, hattâ mevcut
dinleri incelemeli, mukayese yapabilecek derecede 'din kültürü' ile
kendini techiz etmeli ve yine aynı kanaati taşıdığına inanırsa yeniden
Kelimei Şahâdet getirerek tam bir şuur ve tahkik ile yeniden İslâm'ı
kabul etmelidir."
"Kızı gönlüne bırakırsan
ya
davulcuya kaçar, ya zurnacıya" endişesine kapılıp yakınımızdaki
insanları kendi akıl ve şuurlarıyla sağlıklı karar alamayacakları zehabı
ile vicdânî baskı altına almak doğru olur mu?
Ne var ki, daha üçbeş
yaşlarında iken ebeveyn tarafından çocuğa verilen dini telkinin yanlış
bir davranış olduğunu da kimse söyleyemez zira bu bir anlamda tabiata
karşı direnmek olur.
Kağıt üzerinde yazılı olmasa da ebeveyn bu hakkını
kullanır ve evladına kendi dinini telkin eder; ne var ki ebeveynin bir
diğer vazifesi, büluğ çağına gelmiş evlâdına, dinini "yeniden" ve bu
defa hür vicdan ve şuur ile seçmeyi mümkün kılacak bir bilgi altyapısını
sunmak değil midir?
Eğitim her derdin çaresi değildir
Hizbülvahşet
hadisesi sebebiyle din eğitimi meselesi yeniden gündeme geldi; bu
vesile ile bazıları İmamHatip Okulları'nın kadük hale getirilmesinin
zararlarını hatırlattı, kimilerince ise hâlı hazırda verilen din
eğitiminin yetersizliği tenkid edildi.
Tenkidler genellikle din
eğitiminin yoğunluğu hakkındaydı; "kalitesi" hakkında değil.
İmamHatiplerin kapatılması büyük mağduriyetlere yol açtı ama lise
eğitimine "paralel" olarak tasarlanan İmamHatiplerin zamanla
"alternatif" biçimini alması yanlıştı ve bu yanlışlığın bütün vebâli,
sanıldığı
gibi İmamHatiplere rağbet eden öğrenci velilerinde değil, "Milli
Eğitim"i tasarlayan, biçimlendiren ve yürüten kamu otoritesine aitti.
Orta öğretimde büyük yanlışlar yapan kamu otoritesi, zamanla hatalarını
İmamHatiplerle telafi etmeğe çalıştı ve yanlışı büyüttü.
Doğru olan
orta öğretimin kalitesini yükseltmek, bunun için her türlü bütçe
fedakârlığında bulunmaktı; devlet bunun yerine çareyi kendi eliyle
"alternatif" kanallar inşâ etmekte buldu; şimdi bir yanlıştan dönüldü
ama diğer yanlış görmezden geliniyor.
İmamHatiplerin uygun bir
zamanda yeniden ihyâ edilmesi tasavvurunu şahsen isabetli bulmuyorum.
Mesela "Hizbülvahşet" cinsinden dini taassubun eseri gibi görünen
cereyanları engellemekse, bu maksada ancak topyekûn milli eğitimimizi
ciddi bir problem olarak kabullenmekle erişilebilir; Hizbülvahşet
faciası ile İmamHatiplerde verilen din eğitimi arasında menfi veya
müsbet mânâda irtibat kurmak yaklaşımı hatalıdır, yani Hizbülvahşet,
İmamHatipler battal hale getirildiği için yeşermiş olmadığı gibi
İmamHatipleri yeniden ihyâ etmekle dini taassubun söneceğini beklemek
de doğru değildir; teşhis yanlış olursa tedavinin kâr etmesi ancak
tesadüfe bağlı kalır.
Eğitimimiz iflâs etti; hâlâ görmeyecek miyiz?
Eğitim
kavramına eğilmek daima felsefî bir spekülasyon yapılmadan bu kavrama
yüklenen beklentiler boş çıkmaya mahkûm. Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu
günden beri eğitime sûretâ büyük ehemmiyet verdi, hatta eğitim yeni bir
toplum ve yeni bir insan inşâ etme projelerinin vâsıtası olarak da
kullanıldı.
Artık serinkanlılıkla söyleyebiliriz ki bu yaklaşımın
yanlışlığı saklanamayacak hale gelmiştir. Eğitimimiz kalitesiz ve
yetersizdir; hatalı istikametlere yönelmiştir ve özel eğitim
kanallarının işlemeye başlamasıyla devletin verdiği eğitimin iflâsı
âdeta belgelenmiştir.
Bırakınız ortaöğretimi, üniversitelerimizde bile
müthiş bir itibar ve kalite kaybı yaşanmaktadır. Cumhuriyet yönetimi
yıllarca resmi ideolojiyi, çağdışılığı çoktan tescillenmiş yavan bir
Pozitivizm'i yerleştirmek için didindi; bu eğitim süreçlerinden geçen
milyonlarca genç, bugün çaresiz, ilimsiz, mesleksiz yığınlar halinde
toplum ahengini ve geleceğimizi tehdid ediyor.
Hizbülvahşet
katliamcılarını din eğitiminin yetersizliği ile izah etmek bugün kolay
görünüyor; öyleyse devlete ve millete onbeş sene boyunca kan kusturan
PKK katliamcılarını, sair aşırı sol terörist örgütlerin varlığını nasıl
açıklayacağız; meselâ bu problemi "düz lise"lere ihâle ederek kendimizi
iknâ edebilir miyiz?
Görünen o ki, eğitim kavramını fazlaca
kurcalamış, ona fazlaca yüklenmiş ve neticede lâçkalaştırmışız. Bu
duruma pek yakışan bir anekdot hatırlıyorum: Vaktiyle bir batı ülkesinde
hakimin biri emekli olup günlerini muhteşem kütüphanesinde geçirmeye
başlamış.
Günün birinde üst raflara dizdiği ağır kanun kitaplarından
birini almak için kullandığı merdiven devrilince hâkim, tepesinden aşağı
inen kitapların ortasında hayli zaman kendine gelmek için sızlana
sızlana yattıktan sonra doğrulmuş, "Böyle olacağı belliydi demiş", "vaktiyle kanunları ben çok çiğnedim; onlar da şimdi beni çiğneyerek intikam alıyorlar.
....
Bilmem farkında mısınız, başta eğitim olmak üzere, Türkiye'yi daha medeni, daha batılı, daha müreffeh hale getireceğ
ini umarak kıradöke tatbikata konulan pek çok toplum mühendisliği heyecanı bugün hepimizden intikam alıyor.
http://ahmetturanalkan.net/yazi/turk-milli-egitimi-intikam-rovansinda-mi/ sayfasından alınmıştır.