23 Haziran 2014 Pazartesi

Dershaneleri kapatmak! - Ali Bulaç - 21 Kasım 2013

Ali Bulaç

Günlerdir gündemi işgal eden dershaneler konusunun “dershanelerin ötesi”nde bir anlamı olduğu açık.

Konunun eğitim sisteminin sorunlar yumağıyla ilgisi olduğu kadar siyasetin yapmayı planladığı yeni düzenlemelerle ve elbette Türkiye’de Müslümanların son yüzyıldır büyük zorluklar sonucu geldikleri nokta ile de ilgisi var.

Bugün “dershaneleri” kendi bağlamlarında ele alacağız. Cumartesi günkü yazımızın konusu “eğitim”, pazartesi de “siyasal, sosyal ve kültürel İslam”ın ana misyonlarıyla ilgili olsun.

Belirtmek gerekir ki hükümet canibinden dershanelerle ilgili düzenlemeye mesnet teşkil edecek gerekçe ikna edici değil. Herkesin üzerinde söz birliği ettiği husus şudur:

Dershaneler sistemin sebebi değil, sonucudur. Şu halde sorunu giderme iradesi belirmişse işe sonuçlardan değil, sebeplerden başlamak lazım. Ve artık açıkça telaffuz etmekte sakınca yok, eğitim sistemi hastadır, çocuklarımıza, genç nesillerimize fayda yerine büyük zararlar vermektedir.

Anne-babalar çocuklarını isteyerek dershanelere göndermez. Dershane demek hem aile bütçesine bir maliyet hem öğrencinin dinlenebileceği iki günlük tatilinin elinden gasp edilmesidir.

Tarihte hiçbir nesil modern zamanlarda olduğu kadar devletlerin eğitim cenderesi içine alınıp bunca eziyete maruz bırakılmış değildir.

6 yaşından başlayarak asgari 22 yaşına kadar devlet çocuğu sıkı takibat altına almakta, ona kendi dünya görüşünü, ideolojisini, hayat tasavvurunu sistemli yollarla propaganda etmektedir.

Bugün savunulması gereken ilk sıradaki haklardan biri  devletin insan onuruna yakışmayan eğitim işlemine karşı çocukların ruhsal, zihinsel ve sosyal özgürlükleridir.

Velilerin büyük çoğunluğu çocuklarına okulda hangi bilgilerin verildiği meselesiyle ilgilenmez. Türkiye şartlarında eğitim “sınıf atlama”nın, ailelerin çocuklarını kendi düşük konumlarından daha yüksek mevkilere çıkartmanın aracıdır. Bu böyledir.

Kişisel olarak ben okumasaydım Mardin Belediyesi su işlerinde çalışan bir işçinin çocuğu olarak bu konumda olmaz, büyük bir ihtimalle terzi veya marangoz olurdum; berber, kunduracı, garson da olabilirdim; çünkü hepsinde çalıştım.

Ailelerin kız çocuklarını okutma konusunda gösterdikleri heveskarlığın gerisinde sahip olacakları diploma ile hem “iyi bir evlilik” yapmalarını mümkün kılmak, hem de hin-i hacette iktisadi piyasada veya bürokraside iş sahibi olmalarını sağlamak.

Bu açıdan üniversite tahsili yapmak kaçınılmaz oluyor. Türkiye’nin genelinde kalitesi yüksek eğitim verilmediğini herkes bilir. Müfredat esasında çocukları hayata hazırlamak, iyi insan yetiştirmek, yüksek ruhî ve aklî formasyon kazandırmak üzere düzenlenmiş değil.

Okulda öğretilen bilgilerle üniversite sınavı kazanmak imkânsız. Öğrencinin ilave destek görmesi veya kendisi fazla mesai yapması lazım. Dershaneler bu açıdan ilave desteği sağlıyor, sınav formasyonunu kazandırıyor.

Gelir düzeyi yüksek aileler yanında orta ve hatta alt gelir grupları eğer dershanelere ilgi gösteriyorsa sebebi budur. Kısaca sınavı kazandıran “okul” değil, “dershane”dir.

Ailelerin gücü yetse çocuklarını hem özel okullarda okutacaklar –ki özel okullar kontenjanının yüzde 30’u boş- hem dershanelere de gönderecekler. Gücü yeten ailelerin dershanelere ilaveten özel hocalar tuttukları da malum.

Konunun Doğu ve Güneydoğu’yla da yakın ilgisi var. Kürt ve Arap çocukları diğer Türk çocuklarından iki kat zorluk içindedirler. İlki yukarıda saydığımız zorluk, diğeri ana dilleri Türkçe olmadığı için okuduklarını anlamakta ve ifade etmekte güçlük çekiyorlar.

Dershaneler bu bölge çocukları için bir zaruret. Elimizde veriler var. İki tanesi şöyle: “Dargeçit ilçesi: 2007 senesi, dershane yok, üniversiteye yerleşen öğrenci sayısı 22; 2013’te iki dershane açılıyor, üniversiteye yerleşen öğrenci sayısı 173’e çıkıyor.

1990’da Batman’da dershane yok, üniversiteye yerleşen öğrenci sayısı 35; 2013’te 18 dershane açılıyor,  üniversiteye yerleşen öğrenci sayısı 6.921’e çıkıyor. Güneydoğu’da okullar hariç Hizmet’in kurumlarında ders alan öğrenci sayısı 276.626.

Bunlardan 116.355 öğrenci bedava, 160.271 öğrenci de yıllık ortalama 1000 liranın altında ödeme yapıyor.” Özellikle Hizmet’in dershaneleri, okuma salonları ve etüt evleri, büyük katkı sağlıyor. Bundan bazı grupların pek mutlu olmadığı sır değil.

 http://www.zaman.com.tr/full-name/dershaneleri-kapatmak_2170336.html sayfasından alınmıştır...

Eğitim şart! - Ali Bulaç - 23 Kasım 2013

Ali Bulaç
Fransız ihtilâlinden miras modern zamanların eğitim felsefesini ve yöneldiği hedefi en iyi 10. Yıl Marşı’nda şu mısra özetler: “On yılda on beş milyon yarattık!”

Bu mısra başta eğitim olmak üzere modern devletin takip ettiği politikaların tümünün “yeni bir insan”, “yeni bir ulus yaratma” amacına yönelik olduğuna işaret eder.

Eğitim, söz konusu amacın tahakkukunda etkili bir araç olarak düşünülmüştür. Kilisenin tekelinden kurtarıldığında bu aracın ancak “laik, zorunlu ve parasız” olduğu durumlarda işe yarayacağı hesaplanmıştı, öyle de oldu. Süreç bireylerle sınırlı değil, belirgin hedefinde toplum da var.

Eğitime tabi tutulacak insanların ve toplumların değerler dünyasına önem verilmez, onların inançları, tarihsel tecrübeleri, kendilerine özgü refleksleri referans alınmaz; aksine söz konusu değerlerin dönüştürülmesi hedeflenir.

Türkiye özelinde eğitimin koordinatlarını şöyle sıralayabiliriz:

a) Devletin merkezinde her şeyi kontrol eden sert bir çekirdeğin tahkim edilmesi;

b) Merkezi aygıtın imkân ve avantajlarını kullanan bir zenginler/imtiyazlılar zümrelerinin oluşturulması. Her iktidarla rol alan yeni zümre devlete sahip olduğunu düşünürken, aslında kendini devletleştirir.

c) Merkeze itaat eden homojen bir toplum ve tektipleştirilmiş insandan müteşekkil nesillerin yetiştirilmesi. Kiminin modeli “laik ve seküler”, kimininki “dindar ve diyanetçi” nesildir, ama her ikisi aynı işlemin ürünüdür, aynı siyasal aygıtın imtiyazlı insanlarıdır.

d) Merkezi dolaşımın ideolojik/kültürel meşruiyetini ve sürekliliğini sağlayacak bir “aydınlar ve akademisyenler zümresi”nin yetiştirilmesi.

Herkesi eğitmek zor olabilir, ama devletin asli yönelimi tek bir fert kalmamak üzere yurttaşların tamamını eğitim işleminden geçirmektir.

Zira “Eğitemediğiniz insanlara katlanmak zorundasınız.” Şu veya bu farklılıktaki insan gruplarına katlanmak istemiyorsanız, herkesi eğiteceksiniz. Eğitim şart!

Tevhid-i tedrisat (eğitimde birlik) merkezden kumanda edilen monolotik bir toplum ve ulus var etmeyi sağlayacak kanuni düzenleme idi.

Bu sayede bürokratik merkez topluma bir şekil vermek istedi. Fransızların 3. Cumhuriyet döneminde geliştirdikleri “eşsiz okul projesi” bizde Tevhid-i Tedrisat olarak varlık buldu.

Bu sayede cumhuriyet yıktığı saltanatın yerini alacak yeni bir oligarşi üretmeyi murad etti. Toplumsal yarar, belirlenmiş ideolojik ve politik çerçeveye göre ayarlanınca eğitimin verimli ve rasyonel olması ikinci derecede önem kazanır.

Bireyin ve toplumun algı dünyasına birtakım değerler ve davranış kalıpları yerleştirmek amaç olunca eğitimde değer ve kalite önemini kaybeder.

Değer ve kalitenin kriteri ideoloji ve modern devletin yönelimleri olur. Bu şekliyle eğitimin meşruiyeti resmî ideolojiye hizmet eder.

Şu var ki demokratik toplumda partiler seçimle iktidara geldiklerinde her parti resmî ideolojiyi kendince yeniden tanımlar, böylelikle kendi felsefesini ve politik ideolojisini resmi ideolojiyle uyumlaştırarak politik ve ekonomik gücünü devam ettirir.

Sadece Türkiye’de değil dünyada eğitim rafine veya kaba olarak ideoloji bağımlıdır. Referans aldığı çerçeve Aydınlanmanın felsefi varsayımlarıdır.

Alternatif kabul etmediği için açık veya kapalı özünde jakobendir. Demokratik değildir. Bireyin, ailenin veya sivil grup ve cemaatlerin tercihlerine kapalıdır.

Devlet iktidar felsefesinde olduğu gibi eğitimde ortak (şerik) kabul etmez. Kendi müfredatını daha başarılı uygulayan özel eğitimi kendine rakip görür ve bir yolunu bulup tasfiye etmek ister. Sekülerdir, sekülerliğini bilim ve bilim adamıyla sürdürür.

Hıristiyanlık ve Yahudilikte dinî kurumun denetiminde din adamı yetiştirilir. Çin’de amaç devlet adamını yetiştirmek, geleneklerin bilinmesini sağlamaktır.

Grekler için de eğitim yönetim içindir. İslam’da bilgi (ilim) öğrenmenin gayesi elde edilen bilgiyle amel etmek, dünya ve ahiret mutluluğunu tahsil etmektir.

Kişi lehinde ve aleyhinde olanları ancak ilimle bilebilir. Otorite herhangi bir kuruma bağımlı olmayan ulemadır; ilim sivildir, kapısı herkese açıktır.

Klasik ulus devlet “iyi yurttaş” yetiştirmeyi hedefliyordu, neoliberal devlet piyasayla uyumu hedeflemektedir.

Müslümanlar öncelikle adına “eğitim” denen bu aracın kendi âlem tasavvurları, hayat felsefeleri ve varoluş gayeleriyle ne kadar uyumlu olabileceği konusu üzerinde düşünmelidirler.

 http://www.zaman.com.tr/full-name/egitim-sart_2171433.html

‘Test çocukları!’ - Hilmi Yavuz - 22 Haziran 2014

“Milli Eğitim Bakanlığı’nın 7 Eylül 2013 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Orta Öğretim Kurumları Yönetmeliği’ne göre, artık sınıfta kalmak tarihe karışıyor. 

 2013-2014 eğitim öğretim yılında ilk defa uygulanan yönetmeliğe göre, tüm derslerden 50 not ortalaması tutturan öğrenci, Dil ve Anlatım dersi haricinde kaç zayıfı olura olsun, bir üst sınıfa geçebiliyor.”

‘Milliyet’ gazetesi muhabiri Aysel Bozan Yılmaz’ın haberinde bir öğrencinin karnesinin de fotoğrafı var.

Bu fotoğrafta, öğrencinin 7 ‘zayıf’ı olduğu görülüyor ve bir not: ‘Ortalama ile geçti’!
‘Milliyet’ yazarı Abbas Güçlü de, ‘9 zayıfla nasıl sınıf geçilir?’ başlıklı köşe yazısında “Beni asıl şaşırtan ise, 8-9 zayıfı olanların sınıf geçmesi değil, bu konudaki umursamazlık” dedikten sonra, şunları ilâve ediyor: “17,5 milyon öğrenci karne alıyor, ne siyasetin, ne medyanın, ne de bu konuda kafa yorması gereken akademisyenlerin…”

Güçlü’nun ‘velilerin tavırsızlığı[nın] tavan yaptı[ğına]’ da dikkati çektiği bu yazısı, her açıdan millî eğitim [daha doğrusu, ‘öğretim’] sisteminin, ‘çökmek’ şöyle dursun, yerle bir olduğunu, ‘çökmek’ten geçtik yerlerde sürüm sürüm süründüğünü gösteriyor.

Öğrenci için, ‘nasıl olsa sınıfta kalmak yok’!’; veliler için, ‘sorun yok!’; kamuoyu ve medya için,  ‘IŞİD ve cumhurbaşkanı seçimi dururken, eğitim sistemiyle uğraşmanın anlamı yok!’ Bu vahim ve düşündürücü durumun Türkiye’nin geleceğini nasıl ve hangi koşullarda  korkunç bir zihinsel yıkıma uğratacağı kimsenin umurunda değil!

Kaç defa yazdım, yine yazıyorum ve yazacağım: Türkiye’nin  bütün meselelerini sadece siyasi ve ekonomik meselelerden ibaret görmek, akılalmaz bir malüliyettir ve daha da beteri, kimsenin bu ürkütücü malüliyetin idraki içinde olmayışıdır! Ne iktidar, ne muhalefet, ne sözümona sivil toplum, ne medya!

Bu malüliyetin nerelere vardığını gösteren bir Freudien  dil sürçmesini de yine bir haberde görüyoruz: Bu defa ‘Hürriyet’ gazetesinde Gönül Koca’nın haberi! Bu haberde üniversiteye girişte 2. aşama olarak uygulanan Lisans Yerleştirme Sınavları’nın [LYS] ilk oturumu olan LYS-4’ün 14 Haziran Pazar günü yapıldığı bildiriliyor.

Haberde dershane uzmanlarının, öğrencilerden aldıkları bilgilere göre yaptıkları yorumlara yer veriliyor ve, dikkat edilsin, aynen şöyle deniyor: ‘Felsefede bilgi gerektiren, uzun sorular yer aldığı için öğrenciler zorlandı.’

Ne demektir bu, Allah aşkına, söyler misiniz? ‘Felsefe’ soruları ‘bilgi gerektiren uzun sorular’mış, o yüzden öğrenciler zorlanmışmış!  Nasıl yani? ‘Felsefe’ soruları, öğrencilerin zorlanmaması için bilgi gerektirmeyen sorular mı  olmalıymış? Şu dershane uzmanlarına bakar mısınız: Felsefe sorularının, -bilgi gerektirmeyen kısa sorular şeklinde sorulması durumunda, öğrencilerin zorlanmayacağını (!) düşünüyorlar!

Bilgiyi, malûmata indirgeyen ansiklopedik ve aydınlanmacı yaklaşımın sonu budur!  Felsefe öğretiminin,  analitik ve eleştirel bir akıl yürütmeye değil, ezberci bir malûmatfuruşluğa dayandırılmasının ‘test çocukları’ üretmekten [‘yetiştirmekten değil!] başka bir anlamı olmadığı!

Alın ve tepe tepe kullanın!

h.yavuz@zaman.com.tr

 http://www.zaman.com.tr/hilmi-yavuz/test-cocuklari_2225980.html sayfasından alınmıştır...

Eğitim: Yarar mı, zarar mı? - Ali BULAÇ - 28 Kasım 2013

Ali Bulaç
Eğitim iddia edildiğinin aksine insanı özgürleştirmez; dünya ölçeğinde sürdürülmekte olan eğitim programları dünyanın yaşadığı kriz ve sorunların temel sebepleri arasında yer almaktadır. 

Ivan Illiçh, insanın ve toplumun özgürleşmesinin “toplumun okulsuzlaştırılması” yoluyla mümkün olduğunu söyler.

“Eğitime özgürleştirici bir misyon” yüklenmesi insanın özgürleştirilmesine hizmet etmiyor, aksine insanı çepeçevre kuşatan modern devlet ve onu var eden felsefeye hizmet ediyor. İnsanın özgürleşmesi kendi varlık yapısında içkin olan İlahi özü ve yapıp ettiklerinin “iyi-ma’ruf” fiiller kategorisine girmesiyle mümkündür.

Özgürlüğü salt eylem (amel-fiil) olarak algıladığımızda, eğitim mümkün olan yüksek düzeyde eylem yapmanızı sağlar, kapasite geliştirir.

Fakat eylem iyi değilse zarar vericidir. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim kendi başına “amel”i, yani eylemi yüceltmez, onun “salih” olma vasfını şart koşar. Makbul eyleme “salih amel” olandır.

Bu kendi başına yani iyi (ma’ruf, salih) olanı amaçlamayan özgürlüğün yüceltilecek bir değer ifade etmediğini gösterir.

Eğitimin geçmiş dönemlerdeki “terbiye, maarif, ta’lim, tedrisat” gibi faaliyetlerden iki özelliğiyle öne çıktığını tespit edebiliriz: Bir insanın bir şeylere hazırlanması süreçleri ve faaliyetleri yeniden tanımlanmıştır.

Geleneksel dünyada insan “ahlaklı bir şahsiyet” olmaya, dünyası yanında ahiretini kazanmaya, başkalarına faydalı olmaya hazırlanıyordu.

Tanımlandığı yeni çerçevede ise eğitime kiliseye, dine, geleneksel kurumlara karşı özgürleştirici misyon yüklenmiştir.

Batı’nın kendi dini ve dini kurumu kiliseyle olan sorunu evrenselleştirildiği için bir yandan tüm dinlere karşı eğitim süreçleri başlatılmış, diğer yandan söz konusu süreçlerin kaynağını dinden alan yüksek ahlaki değerler eğitim faaliyetinin dışına çıkarılmıştır.

Diğeri, eğitimin “laik, zorunlu ve parasız olması” ilkesi bu sürece devletlerin vaziyet ettiğini göstermektedir. Bu yüzden “resmi veya özel” olsun, eğitimde izin verilmeyen yegâne faaliyet sahici “sivil bilgilenme ve terbiye” faaliyetidir.

Modern eğitim geçmişle radikal bir kopuşu ifade eder; geçmişe ait zihniyet telakkilerini, kurumsal etkileri ve yaşama biçimlerini tasfiye eder.

Radikal kopuş olmaksızın “yeni insan tipi”ni inşa etmek mümkün değildir. Eğitim aynı süreçte hem geçmişi tasfiye eder hem yeni dönemin insan tipine göndermede bulunur.

Çocuğun mümkün olan erken yaşta annesinin kucağından koparılıp okulun kucağına verilmesi, onun en erken yaşta din, gelenek ve ailenin kontrol ve yönlendirmelerinden uzaklaştırılmasını sağlar.

Geçen yüzyılın son çeyreğine kadar eğitimin, “din-dışı” veya “dine-karşı” karakterde şekillenmesi katı pozitivist felsefenin etkisinin devamının sonucuydu.

 Pozitivizm doğası gereği yüzeyselliktir, eşyanın hakikatine nüfuz etme kaygısı taşımaz. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sloganı pozitivist zeminde üretilen bilimin kesinliğine olan inancı ifade ediyordu.

Fakat bu yönde şekillenen zihinler geçmişin irfan, bilgi, sanat, düşünce mirasını reddettiği veya en azından tefekkürde ve bilgi üretiminde referans alınmadığı için varlığa ve olaylara nüfuz edemez.

Eğitimden geçen çocuklar (nesiller) köksüz, yurtsuz, geçmişsiz, geleneksiz ve bu özellikleriyle her türlü suistimale açık yetiştirilmektedirler.

Eğitim müfredatında kullanılan dile de yakından bakıldığında, bu dilin yukarıda saydıklarımız illetler dolayısıyla derin bir tefekküre, ihatalı bilgi edinme süreçlerine müsait olmadığı görülür. Eğitimle ve eğitimin diliyle ne ilim ne tefekkür mümkündür.

Bir başka açıdan eğitim geçmişten radikal kopuşu sağladığı gibi nesiller arası kopuşa da yol açıyor.

Gözlemlendiği üzere okul sürecinden geçen çocuk, ailesinin değerlerini, yaşama biçimlerini küçümsüyor; kökenine yabancılaştığı gibi ailesine ve aslında kendine yabancılaşıyor.

Bu yabancılaşma iletişimin mümkün olan bütün mecralarını zedeler. Teknolojinin gelişmesi, teknik ve elektronik-dijital aletlerin yaygın kullanımı nesiller arasındaki kopukluğu derinleştiriyor.

Eğitim mesafeyi fikri ve kültürel enstrümanlarla kapatacağına, açıyor. Teknolojinin mesafeleri açması bir açıdan tolere edilebilir, ama eğitimin bu yönde gördüğü fonksiyon tolere edilemez, yaraya tuz biber katmak olur.

 http://www.zaman.com.tr/full-name/egitim-yarar-mi-zarar-mi_2174010.html sayfasından alınmıştır...

Devlet eğitmeli mi? - Ali BULAÇ - 5 Aralık 2013

İnsan-Allah ilişkisinin doğru düzeylerde farkında olanlar “eğitim”in “eşref-i mahlûkat” olmaya aday insana karşı aşağılayıcı ve eğitici gücün saldırısı olduğunu bilir.

İnsan bir işlemden geçirilecekse -ki biz buna ‘terbiye ve edeb’ deriz- bunun ebeveynin inisiyatifinde olması gereken “ahlakî” süreç olması gerekir.

Ne var ki kadim zamanlardan beri filozoflar ve iktidar sahipleri insanı avuçlarının içine aldıkları balmumu gibi “eğitme”yi istemişlerdir.

Eğitim, “öğretim”le karıştırılarak insanın zihin dünyasında ve davranışlarında kalıcı izler bırakmayı, dolayısıyla onun motivasyonlarını ve hareketlerini determine etmeyi hedefler. İnsana yakışmayan, böyle bir işlemden geçirilmesidir.

Eflatun’un tasarladığı “ideal devlet (cumhuriyet)”te vatandaşlar 20, sivil-asker görevliler de 35 yaşına kadar zorunlu eğitimden geçirilirler. Faşist ve komünist devletler Eflatun gibi eğitime anlam yüklemişlerdir. Ancak liberal devlet de bu işlemden kopuk değildir.

Kişi özgürlüğünü esas alan J. S. Mill, insana dışarıdan müdahale olan eğitime itiraz etmez. Hatta kapitalist iktisat ve siyaset düzenine paralel liberal düşüncelerin gelişmesinden sonra “formel ve zorunlu eğitim”in yaygınlık kazandığını söylemek mümkün.

Zorunlu eğitim eski Sparta’da kısmen uygulanmışsa da ulus devletle beraber “eğitim”in yeni bir olgu olduğu anlaşılmaktadır. Modern olanın ilk örneğine “17. yüzyıl ortalarında bir grup Püriten girişimcinin kurduğu Massachussetts Bay Koloni’de rastlıyoruz.” Fakat zorunlu eğitimin sistematik hale gelmesi 19. yüzyılda görülür. 

1805 Jena savaşında Prusya Napoleon orduları karşısında yenik düşünce Fichte, yenilginin sebebini emirlere itaatsizlikte bulur ve tartışmasız itaat ve disiplin için eğitimi öngörür.

Böylelikle Prusya’da zorunlu eğitim 1819’da başlar. Diğer Avrupa ülkeleri militarist Prusya’yı takip eder. Amerika’da 1852’de görülür. Osmanlı’da eşzamanlı olarak 1843’te Sultan Abdülmecid bütün çocukların “sıbyan mektebi”ne gönderilmesi için ferman çıkarır.

Modern eğitimin felsefî temeli Eflatun’un ideal devletin eğitilmiş vatandaşına, Fichte’nin emirlere itaat etme ve disiplin teşkil etmesine dayanır.

Eğitimi bizzarure homojen toplum, tek tip insan ve farklılıklara kapalı ulus var etme hedefine yöneliktir.

Sparta’da aristokrat sınıf eğitilirken modern ulus devlet bütün ulusu eğitim menzili içine alır. Eğitimin görünmez muhtevası içinde militarizm esaslı bir unsurdur.

Eflatun eğitimde “müzik ve atletizm”e merkezî önem veriyordu, hâlâ okullarımızda “müzik ve beden eğitimi” dersleri varlığını korumaktadır.

Kaba yöntemlerle yürütüldüğünde eğitimin yol açtığı büyük fecaatlar Sovyetler’de açıkça gözlendi. Komünist dönem boyunca sert ideoloji enjekte edildi; sosyal bilimler gelişmedi, Sovyet insani felsefi bir derinliğe sahip olmadı –büyük entelektüeller, mesela Tolstoy, Dostoyevski Çarlık döneminin insanlarıdır.

Tek bir entelektüel çıktı, Soljenistin, o da sistem muhalifiydi-, halklar-kavimler kendi anadillerini unuttu; politeknik-pozitif bilimler eğitimden geçenler derinliği olmayan kalın bir aydın tabakası oluşturdu.

Modern eğitim sadece insanın haysiyetiyle değil, “demokratik iddia” ve temel politik varsayımlarla da çatışma halindedir.

Temel yönelimi itibarıyla modern eğitim insanın varoluşsal amacı ve ihtiyacına cevap vermiyor, insanı doğal aidiyetlerinden koparıp devasa bir aygıta bağlıyor.

Devlet toplumu son ferdine varıncaya kadar eğitimden geçirmeye çalışırken, ruhu görmezlikten geliyor; “yasalara saygılı-uysal yurttaş, meslekî formasyon için geliştirilmiş zekâ” temel hedef olduğundan varoluşsal olan ıskalanıyor.

Böyle olunca en başta “din”, sonra medya, popüler kültür, sektler, sapkın akımlar söz konusu boşluğu doldurmaya çalışıyor. Karşıt ulusal, ırkçı, ayrılıkçı hareketler de belli kimliği dayatan ulus formunun yol açtığı sorunlardan besleniyorlar.

Bir Müslüman’ın, İslamcının veya dinini ciddiye alan bir muhafazakârın verili eğitimi temellük etmeyi bir kenara bırakıp devletin tamamen eğitimden elini çektiği sivilleşme üzerinde yoğunlaşması gerekir.

Hep beraber “eğitim” ile “öğretim”in arasını dikkatlice ayırarak şu sorunun cevabını arayalım: Devlet eğitmeli mi?

 http://www.zaman.com.tr/full-name/devlet-egitmeli-mi_2177635.html sayfasından alınmıştır...

EĞİTİMDE İKİ MECRA - Ali BULAÇ - 7 Aralık 2013

Küresel güçler hâkimiyetlerini askerî, iktisadî ve politik yollarla, hegemonyalarını eğitim ve kültür üzerinden yaygınlaştırıyorlar.

Batı-dışı dünyanın inisiyatifini kullanarak alternatif bir eğitim modelini geliştirmesi neredeyse imkânsız. Ülkelerin eğitim ve kültür bakanlıkları gevşek markaj vesayet altındadırlar.

Batı dünyası eğitim konusunda öylesine ısrarlı ki, geleneksel öğretim kurumlarının varlığını korumaya devam ettiği ülkeleri açık bir biçimde baskı altında tutmaktadır.

Suudi Arabistan, Moritanya, Sudan, Yemen, Pakistan ve Afganistan gibi ülkelerde medreselerin lağvedilip yerlerini modern eğitim kurumlarına veya hiç değilse ilahiyat fakültelerine bırakmaları için hükümetler sıkıştırılıyor.

Medreseler konusunda kuvvetli dirençlerin olduğu yerlerde bazen açıktan hava saldırıları dahi yapılıyor. En son geçtiğimiz Kasım 2013’te Amerikan kuvvetlerine bağlı İHA’lar Pakistan Hayber-Pakthunva eyaletinde bir medreseyi (Mekteb-i Daru’l Ulum) bombaladı, 6 öğrenciyi öldürdü. Bu türden saldırılar sıkça yaşanmaktadır.

Taşıyıcı ve emredici politikalarla empoze edilen modern eğitimin yol açtığı sorunlara karşı zaman zaman fiilî tepkiler oluşmakta, giderek eğitimin kendisi şiddet ve teröre gerekçe olmaktadır.

Bunun trajik örneklerinden biri Nijerya’da modern eğitimi yok etme amacıyla kurulan Boko Haram örgütüdür. Örgütün düzenlediği her kanlı saldırıda yüzlerce kişi hayatını kaybediyor. Ocak 2013’te Kano şehrinde düzenlediği saldırıda 143 kişi hayatını kaybetmişti.

Boko Haram Hatsa dilinde “(Batı) Eğitimi haramdır” anlamına geliyor. Mevcut eğitimi şiddet ve terörle ortadan kaldırmak mümkün değildir, alternatifler üretmek gerekir.

Türkiye’de devletin yürüttüğü sıkı markaj eğitim politikaları içinde iki eğitim mecrası dikkat çekiyor: Biri imam hatip liseleri, diğeri dünyaya yayılan Türk okulları.

Batı ve İslam mirasını bir araya getirmesi yönüyle imam hatipler önemli bir tecrübedir.

Hükümetin nicel olan yanında kaliteyi artırmaya dönük faaliyetleri sevindirici. Türk okulları ise Türkiye’nin küresel sürece sunduğu yegâne katkı. Okullar hem gayet başarılı, hem dünya ölçeğinde saygınlığa sahipler.

Son dershane tartışmasında her iki mecrayı karşı karşıya getirmek isteyenler çıktıysa da, kişisel olarak imam hatipler ile Türk okulları arasında herhangi bir karşıtlığın olmadığını düşünüyorum, aksine her iki model de kendi mecralarında akıp gider, böyle olması da güzeldir.

Dershaneler dolayısıyla malını, emeğini Türk okullarına harcayan bazı insanlarda belli belirsiz bir kaygı oluştu. “Acaba dershanelerden sonra okullarda mı gündeme gelecek?” diye istifhamlar belirdi. Hükümet çevrelerinin böyle bir ihtimali akıllarının ucundan geçirdiklerini sanmıyorum.

Fakat kaygı sebepsiz değil.  “Demokratik örgütler” adı altında bir araya gelen 72 sözde kuruluş, 28 Şubat’ın karanlık günlerinde muktedir darbecileri bu okulları kapattırmak üzere harekete geçmişlerdi.

Yayınladıkları bildirilerinde şöyle diyorlardı: “Tarikat okulları ve yurtları devletleştirilerek buralarda cumhuriyete düşman öğrenci yetiştirilmesine son verilmelidir. Çocukların ve gençlerin tarikatçıların pençesine düşmesini önlemek için devlet yeteri kadar yurt açmalıdır.” (21 Temmuz 1997, Cumhuriyet.) Tuhaf bir biçimde son tartışma bu korkuyu depreştirdi.

 Okullar, dershaneler, okuma salonları, etüt evleri büyük emeklerin ürünüdür. Gelişme dinamikleri “iyi insan yetiştirme ideali” ve fedakâr insanların cehdidir. Bir olay var ki gerçekten çok duygulandırıcı.

Güney Kore’de okul açmak isteyen arkadaşlardan 1000 kişilik bir sivil kuruluş adına müracaat etmeleri istenir.

Müracaat 1000 kişi adına yapılabilirse hem okul kurmak hem malî yardım almak mümkün olacak. Ne var ki Türk ekibi 400 kişi bulabiliyor.

Yetkili, müracaat dilekçesine bakar ve “Bu kuruluş 400 kişilik, mevzuatımız 1000 kişiyi şart koşar.” deyince o anda adeta ilhamla arkadaşımız “Diğer 600 kişi bu topraklarda şehit olarak yatmaktadırlar.” der. Yetkili çok etkilenir, müracaatı kabul eder.

Sistem üzerinde uzun uzadıya imal-i fikr edelim; devlete belli düzeylerde “öğretim” misyonu verirken topluma “edeb ve terbiye” veren, “eğiten aktör” olmaktan çıkarmanın yollarını arayalım. O güne kadar eldekileri heba etmeyelim. “Hayırlarda yarışıp” birbirimize şefkatli davranalım.

 http://www.zaman.com.tr/full-name/egitimde-iki-mecra_2178841.html sayfasından alınmıştır...

Türk Milli Eğitimi, intikam rövanşında mı? - A. Turan Alkan - 26 Şubat 2000

26 Şubat 2000 Cumartesi -  Aksiyon Dergisi
Enine boyuna düşünüp tartmadan kabullendiğimiz "müteârife"ler, zaman zaman düşüncenin verimliliğini kısırlaştıran tuzaklara dönüşebiliyor: "Eğitim"in kime, ne zararı vardır?
En büyük düşmanımız cehâlet ise cehâletin ilâcı eğitim değil midir?

 Eğitime verdiğimiz anlamın birden çok cinsiyeti var: insanı edeb ve terbiye sahibi kılmak, genel kültür kazandırmak, mesleki bilgiler vermek veya hepsi birden: Bir insan inşâ etmek, şahsiyeti yoğurmak. Hangisi doğru; bu ihtimallerden biri veya cümlesi vârid ise, kim, kimi hangi istikamette ve nasıl bir müfredat ile eğitecektir?

Eğitime başlama çağı klasik usûlde beş yaş idi, şimdi yediye yükseldi. Yedi yaşındaki bir çocuğu şöyle veya böyle eğitmek, nereden bakılsa o çocuğun geleceğine, karakterine ve temel tercihlerine müdahale anlamı taşıyor; bu durumda "eğitme hakkı" ile "eğitim görme hakkı" gibi birbirinden çok farklı iki kavramla karşılaşıyoruz.

İlk eğitim müessesesi aile; çocuğumuza birşeyler öğretirken onun adına karar veriyor ve onu kendi iyilerimiz istikametinde biçimlendirmeye gayret ediyoruz: Buna hakkımız var mı? İkinci eğitim müessesesi devlet; temel eğitim mecburi.

Yedi yaşındaki çocuğumuzu devletin okullarına ve müfredâtına teslim ettiğimizde de zımnen devletin belirleyiciliğini kabullenmiş oluyoruz. Devletin, küçük yurttaşlarını eğitme hakkının da tartışmaya açık tarafları var: Egemenlik hakkı, devletin tebaasını öngördüğü biçimde kalıplamasına kadar uzanabilir mi?

Meselenin "din eğitim" boyutu, daha çok problemli. Din eğitimi kavramı aldatıcı çünkü mevcut dinler hakkındaki mukayeseli bir altyapı bilgisini ihtiva etmek yerine, pratikte belirli bir dinin esasları hakkında eğitim vermek maksadına yöneliyor.

İşte can yakıcı sual: Evladımıza din eğitimi verirken onun "din"ini de tayin ediyoruz. Bir dinin tercihi kağıt üstünde elbette hür vicdan gerektirir. Hür vicdan ve akıl olgunluğu, genellikle onsekiz yaş civarında teşekkül ettiğine göre çocuklarımıza daha erken yaşta din eğitimi verirken onun adına belirleyici olmuyor muyuz ve onun adına böyle bir tercihte bulunma hakkımız var mı?

"Bu kadar liberallik de fazla" diye öfkelenebilirsiniz; anlarım ama birlikte düşünmeye çalışalım: Mâlumdur ki İslâm itikadına göre her çocuk mâsum ve İslâm fıtratı üzre doğar, bilahere ebeveyninin dinini benimser.

Bu kabule göre Müslüman ana—babadan doğanlar da mâsum ve İslâm fıtratı üzre doğdukları için onlar da ebeveyninin dinini benimsemekle tercih haklarını kullanmış olmazlar; dolayısı ile Müslüman ebeveynden doğan bir çocuğun veya gencin, büluğ çağında "din"ini seçmesi gerekir.

Bu akıl yürütme biçiminin çok yadırgatıcı olduğunu farkediyorum fakat sırf ebeveyni tercih ettiği için, hayatının hiçbir ânında hangi dini kabul edeceğini kendi nefsinde sorgulamayan ve daha vahimi ömür boyunca böyle bir tercihi kendisi için problem haline getirmeyen kimse, aslında "atalarının dini"ni benimsemiş değil midir?

İslâm tarihinden hatırlayacaksınız; Efendimiz, Mekkelileri İslâm'a davet ettiğinde, onun ahlâkı, edebi ve hatta tebliği hakkında hiçbir itirazı olmayan Mekkeliler, O'na, "atalarımızın dinini nasıl terkederiz?" mantığı ile itiraz etmişlerdir.

Ataların dini?

"Ataların dini" argümanı hiç de hafife alınmamalıdır çünkü "Ataların dini", çocuğun henüz akli ve vicdani melekelerini kullanamadığı bir çağda, ona, ebeveyni ve çevresi tarafından dünyanın en tabii şeyiymiş gibi telkin olunmuştur; siz buna "eğitim" de diyebilirsiniz. İşte "eğitme hakkı"nın nasıl bir hak olduğu yolundaki itirazım bu sebebe dayanıyor.

Yanlış hareket ediyorsam vebâli boynuma ama konu açılınca nazımın geçtiği gençlere bu paradoksu bulaştırarak şöyle yapmalarını hatırlatıyorum: "Evet, bizim dinimiz İslâm'dır; bu dinin "Hak" din olduğunu çocukken aldığımız telkin ve terbiye ile biliyoruz ama bu kemâle ulaşmış şuurumuzun irâdî tercihi değildir.

Halbuki insan, dinini hür irâde ve akıl ile seçmeli, hattâ mevcut dinleri incelemeli, mukayese yapabilecek derecede 'din kültürü' ile kendini techiz etmeli ve yine aynı kanaati taşıdığına inanırsa yeniden Kelime—i Şahâdet getirerek tam bir şuur ve tahkik ile yeniden İslâm'ı kabul etmelidir."

"Kızı gönlüne bırakırsan ya davulcuya kaçar, ya zurnacıya" endişesine kapılıp yakınımızdaki insanları kendi akıl ve şuurlarıyla sağlıklı karar alamayacakları zehabı ile vicdânî baskı altına almak doğru olur mu?

Ne var ki, daha üç—beş yaşlarında iken ebeveyn tarafından çocuğa verilen dini telkinin yanlış bir davranış olduğunu da kimse söyleyemez zira bu bir anlamda tabiata karşı direnmek olur.

Kağıt üzerinde yazılı olmasa da ebeveyn bu hakkını kullanır ve evladına kendi dinini telkin eder; ne var ki ebeveynin bir diğer vazifesi, büluğ çağına gelmiş evlâdına, dinini "yeniden" ve bu defa hür vicdan ve şuur ile seçmeyi mümkün kılacak bir bilgi altyapısını sunmak değil midir?

Eğitim her derdin çaresi değildir

Hizbülvahşet hadisesi sebebiyle din eğitimi meselesi yeniden gündeme geldi; bu vesile ile bazıları İmam—Hatip Okulları'nın kadük hale getirilmesinin zararlarını hatırlattı, kimilerince ise hâl—ı hazırda verilen din eğitiminin yetersizliği tenkid edildi.

Tenkidler genellikle din eğitiminin yoğunluğu hakkındaydı; "kalitesi" hakkında değil. İmam—Hatiplerin kapatılması büyük mağduriyetlere yol açtı ama lise eğitimine "paralel" olarak tasarlanan İmam—Hatiplerin zamanla "alternatif" biçimini alması yanlıştı ve bu yanlışlığın bütün vebâli, sanıldığı gibi İmam—Hatiplere rağbet eden öğrenci velilerinde değil, "Milli Eğitim"i tasarlayan, biçimlendiren ve yürüten kamu otoritesine aitti.

Orta öğretimde büyük yanlışlar yapan kamu otoritesi, zamanla hatalarını İmam—Hatiplerle telafi etmeğe çalıştı ve yanlışı büyüttü.

Doğru olan orta öğretimin kalitesini yükseltmek, bunun için her türlü bütçe fedakârlığında bulunmaktı; devlet bunun yerine çareyi kendi eliyle "alternatif" kanallar inşâ etmekte buldu; şimdi bir yanlıştan dönüldü ama diğer yanlış görmezden geliniyor.

İmam—Hatiplerin uygun bir zamanda yeniden ihyâ edilmesi tasavvurunu şahsen isabetli bulmuyorum. Mesela "Hizbülvahşet" cinsinden dini taassubun eseri gibi görünen cereyanları engellemekse, bu maksada ancak topyekûn milli eğitimimizi ciddi bir problem olarak kabullenmekle erişilebilir; Hizbülvahşet faciası ile İmam—Hatiplerde verilen din eğitimi arasında menfi veya müsbet mânâda irtibat kurmak yaklaşımı hatalıdır, yani Hizbülvahşet, İmam—Hatipler battal hale getirildiği için yeşermiş olmadığı gibi İmam—Hatipleri yeniden ihyâ etmekle dini taassubun söneceğini beklemek de doğru değildir; teşhis yanlış olursa tedavinin kâr etmesi ancak tesadüfe bağlı kalır.

Eğitimimiz iflâs etti; hâlâ görmeyecek miyiz?

Eğitim kavramına eğilmek daima felsefî bir spekülasyon yapılmadan bu kavrama yüklenen beklentiler boş çıkmaya mahkûm. Türkiye Cumhuriyeti, kurulduğu günden beri eğitime sûretâ büyük ehemmiyet verdi, hatta eğitim yeni bir toplum ve yeni bir insan inşâ etme projelerinin vâsıtası olarak da kullanıldı.

Artık serinkanlılıkla söyleyebiliriz ki bu yaklaşımın yanlışlığı saklanamayacak hale gelmiştir. Eğitimimiz kalitesiz ve yetersizdir; hatalı istikametlere yönelmiştir ve özel eğitim kanallarının işlemeye başlamasıyla devletin verdiği eğitimin iflâsı âdeta belgelenmiştir.

Bırakınız ortaöğretimi, üniversitelerimizde bile müthiş bir itibar ve kalite kaybı yaşanmaktadır. Cumhuriyet yönetimi yıllarca resmi ideolojiyi, çağdışılığı çoktan tescillenmiş yavan bir Pozitivizm'i yerleştirmek için didindi; bu eğitim süreçlerinden geçen milyonlarca genç, bugün çaresiz, ilimsiz, mesleksiz yığınlar halinde toplum ahengini ve geleceğimizi tehdid ediyor.

Hizbülvahşet katliamcılarını din eğitiminin yetersizliği ile izah etmek bugün kolay görünüyor; öyleyse devlete ve millete onbeş sene boyunca kan kusturan PKK katliamcılarını, sair aşırı sol terörist örgütlerin varlığını nasıl açıklayacağız; meselâ bu problemi "düz lise"lere ihâle ederek kendimizi iknâ edebilir miyiz?

Görünen o ki, eğitim kavramını fazlaca kurcalamış, ona fazlaca yüklenmiş ve neticede lâçkalaştırmışız. Bu duruma pek yakışan bir anekdot hatırlıyorum: Vaktiyle bir batı ülkesinde hakimin biri emekli olup günlerini muhteşem kütüphanesinde geçirmeye başlamış.

Günün birinde üst raflara dizdiği ağır kanun kitaplarından birini almak için kullandığı merdiven devrilince hâkim, tepesinden aşağı inen kitapların ortasında hayli zaman kendine gelmek için sızlana sızlana yattıktan sonra doğrulmuş, "Böyle olacağı belliydi demiş", "vaktiyle kanunları ben çok çiğnedim; onlar da şimdi beni çiğneyerek intikam alıyorlar.

....

Bilmem farkında mısınız, başta eğitim olmak üzere, Türkiye'yi daha medeni, daha batılı, daha müreffeh hale getireceğini umarak kıra—döke tatbikata konulan pek çok toplum mühendisliği heyecanı bugün hepimizden intikam alıyor.

 http://ahmetturanalkan.net/yazi/turk-milli-egitimi-intikam-rovansinda-mi/ sayfasından alınmıştır.